Theme by Themes that you like

Black & White


Var gibi olmak değil, var olmak.

Yalnızlık; ağacın acısı gibi duruyor içimde.

Bir şeyin tek başına yetmeyeceğini bilecek kadar yaşadığımı biliyorum, hep bir fazlası gerekli, ne kadar konuşurken bunu gizlesem de gerçeğin değişmeyeceğine inancım her geçen gün artıyor, belki sadece acı için bunu görmezlikten gelebilirim, belki de gelmeliyim, acı tek başına yetmeli, çünkü Pavese’nin dediği gibi “Ne yazık ki acı çekmek öğrendiklerimizden yararlanacak gücü bırakmaz bizde” kalanı bunu savunmak için harcamak akılsızlık olur. İrena Brenza’nın Tarkovsky ile yaptığı söyleşiyi okurken takındığı gerçekliği düşündükçe olmak istenilen şeyin, olması için beklemenin, sanılanın aksine durmak olmadığını yineledim kendimde, aşk, sanıldığı üzre kıpırtısız ve tek başına değil, olmamalı, kendine dönebileceği bir şeye sahip olanın gerçeği olamayacağı gibi, hareket eden bir şeyin üzerinde durduğunu söyleyen kadar yalan bir gerçek. Bunu sevdiğimi inkar etmiyorum, ve kendime tebessüm ederek gerçeğimi söylüyorum

Söyleşiden, İrena : -Daha önce kendine ait bir dünyası olan bir kadınla tanışmadınız mı hiç? Takovsky : -Böyle bir kadınla ilişki kuramam ki.

Bazen sen değil, şehirler geçer senin içinden, işte o zaman anlarsın geride kalmanın ne demek olduğunu.

aynı yerde, iki ayrı insan gibi olmandır da ayrılık.

Sen, kendin olmadan kendi yükünü başkasına taşıttıramayacağın bir özlemi çekiyorsun.

özlem; yolda olmaktır, gittiğin her yerin, aslında bir şeyi de geride bıraktığını bilmek gibi.

özlem; ayrı zamanı aynı yaşamanın anlamı.

Sevgili K.

Bazı şeylerin zaman değişse de, değişmeyeceğini bilmek insanı rahatlatıyor, bir sözün nasıl olacağının sonsuz döngüsü ya da onun nereye varacağı, insanın asla sahip olamadığı bir sürü şeyden bir kaçı olsa gerek, bazen insan sadece olmasını istediği şeyin büyüsü içinde kalmalı mı diye düşünüyorum, sadece o an’ın bütününe sahip olmak ve sonrası ile ilgilenmemek, ne tuhaf, ne zor bir istek, daha fazlası orada dururken, senin sadece, o an’la yetinmen. Her başlangıç farklı gözükse de aslında bunlardan biri, sadece bunu insanın kendisi bilmiyor, sonra geriye dönüp bakınca aslında olan şeyin, istemese de olduğunu öğrenmesi, neremde durduğu ile alakalı olmadığım bu günlerde bir şeyler okurken, onun neresine ait olduğumu sordum, tam olarak neresindeyim bu metnin, önü, arkası, yanı, neresi, sanırım zaman bu dediklerimin dışında gösteriyor kendisini, hızlıca geçip gitmesini, onu yavaşlatacak bir şeye sahip olamadığımı bana söylercesine akıyor, okuduklarımın da bunda etkisi olabilir bunu inkar etmyorum, ama insan kimi seveceğine ya da neyi okuyacağını kestiremiyor, en okunmaz, en sevimsiz gelen gün geliyor, seni sana anlatır oluyor, Fante yıllar önce söylemişti

"Büyük dalgalar sorun değildi, altlarına dalıyordum fakat küçük dalgalar kafamı karıştırıyor, yüzümü tokatlayıp ağzıma sıçrıyorlardı."

şimdi düşünüyorumda gerçekten böyle, büyük şeyler karşısında kendini saklayabilecek bir küçüklük gösterebiliyorsun, zaten büyük bir şey karşısında kendini fark etmen ne kadar zor olabilir, ya peki küçük olanlar karşısında, kendi büyüklüğü asla bilemeyecek olmak, tam anlamıyla ağzına sıçılası. Ve sen de buna ses çıkartamıyorsun, dilin estetiği hakkında bir sürü şey söyleyebilirim, ama belki de bunun konuşulması için gereksiz günler yaşıyorum, ne konuşanım, ne dinleyen, sanki yer değiştirmişim, yer değiştirmişler, dinleyen, konuşan olmuş, bir insan aynı an da hem dinlediğini hem konuşabileceğini nasıl söyleyebilir, söylüyorum, belli ki toplumun her hücresinde, her anına nüfuz etmiş, dinlerken kıpırdayanlar, sessizliğini, suskunluğu ile yer değiştirenler çoğalmışlar, bu çokluğa tanıklık ettikçe, neyin doğru olduğuna dair inancım gün geçtikçe azalıyor, azalan sadece inancım mı, yoksa ben, kendi azalışımı mı bu inanca yadsıyorum inan bilmiyorum, uzun zaman sonra sana yazmak bir nebze olsun beni rahatlattı, sanki hep orada olan açık kapıyı gördüm, Sulik’in, Zahrada’sında söz ettiği o

"Erkeğin bir problemi olduğunda dışarı çıkamadığı bir odada tıkılıp kalması gibidir. Pencereyi dener, ama çok yüksektir. Bacayı dener, ama çok dardır. Sonra etrafa bakar ve en baştan beri açık olan kapıyı görür,

dediği gibi, pencereye tırmanmaya çalıştığım zamana bakarak ne kadar tutsak olduğumu fark ediyorum. Havaların da buna katkısı yok değil, evinde istemediği misafiri ayaküst karşılayan o kötü ev sahibiymişcesine gözlerini dışarıya dikerek konuşuyor seninle, gitsen ruhu duymayacak, daha uzun yazmak dileğiyle, şimdilik gözlerinden öperim.

Sevgili K.

Kurys’un, Les Enfants Du Siecle’sini izlerken bu filmi bir kez de seninle izlemek istediğimi fark ettim, sadece bunu mu, aslında seninle izlemek istediğim ne çok film olduğunu, biliyorum, bu şimdilik bir hayal, yine de kendimi bu hayali kurmaktan alıkoyamıyorum, elimden geldiğince seninle izlemek istediklerimi notlarımın sonunda söyleyeceğim, hem belki sen de beraber izlemeden haklarında bilgi edinme fırsatı bulursun, biliyorum, bu bencilce bir istek, itiraf etmeliyim, bunda Kurys’un da etkisi olmadı değil, hele ki filmin o giriş sahnesinde gördüğüm satırlar

“Harap bir dünyada doğmuştuk. Savaşlar bitmişti, ne zafer ne de uğruna ölünecek idealler kalmıştı. Umutsuzluk tek dinimizdi. Nefret de tek tutkumuz. Kadınlar nişanlılar gibi beyaz giyiniyordu. Ama biz, genç erkekler yetimler gibi siyah giyiniyorduk. Onlara duygusuzca bakıyorduk, dudaklarımızda beddualar. Bu bencillik çölünün içine giriyodum. Ta ki bir gün, onunla tanışıncaya dek.

ve ardından gözleri yaşlı bir şekilde bizi karşılayan Binoche, Kieslowski’nin Blue’sun da, Carax’ın Mauvais sang’ında, Kaufman’ın Tereza’sı olarak karşılıyordu beni. Senin orada daha güzel bir mevsimde olduğunu bilmek içimi rahatlatsa da, sanki Tanrı bu ayları insanlar sinema izlesin diye yaratmış, yoksa havanın bu kadar erken kararmasını nasıl açıklayabiliriz, eminim sen her zaman ki gibi okumak da diyeceksin, evet, ve de okumak, hala sesini duyamadım belki de bu yüzden son dönemlerde iyi bir okur olduğumu söyleyemem, sesin okumalarıma eşlik etmiyor, sanki harfler canlanmıyor zihnimde, adamlar yürümüyor sokakta, duruyorlar, bekliyor, bekliyor, bekliyorlar, hastalar hiç iyileşmiyor, etrafını iyileşmesi için dua etmekten öteye geçemeyen insanlar doluyor, çocuklar hiç büyümüyor, ağaçlar meyve vermiyor sanki, biliyorum, imkanlar buna müsaade etmediği için sesini duyamadım, ve bunları söyleyerek sana haksızlık ettiğimin farkındayım, ama yine de bunun için özür dilemeyeceğim, o anlarda ben olmanın ne denli zor olduğunu bilemezsin, insanın kendisine, hele ki bu özlemiş bir kendiyse ne denli acımasız olabileceğini tahmin etmek imkansız, öyle anlarda sana yazabilmek bir nebze olsun bunu gideriyor, işte bu da öyle bir an, umarım cevabın kısa zamanda elime ulaşır.

Unutmadan filmin, Mihail Kalatozov’un, The cranes are flying

Sevgili K.

Ne zamandır yazmak istiyorum, buna mani olan bir şey de yok oysa, ama gel gör ki, bir şey mani oluyor, belki bu kendimdir, belki değil, bilmiyorum, uzun zamandır bilmemeyi sever oldum, evet, öyle mi, diyerek geçip gidiyorum yanlarından, uzun cümleler kuran insanlar da bunlara sebep olmadı değil, kısa bir selam belki, belki hiç konuşmadan verilen bir tebessüm, yeterli değil mi çoğu kez, eminim, bitkiler, hayvanlar gülüyor olmalı bu halimize, bu kadar konuşup bu kadar anlaşamayan bir türe gülmeyip ne yapacaklar, okuma alışkanlığım da sağlığıma benzedi, bazen gün içerisinde herkesle yarışacak kadar kendimi iyi hissederken bazen, karınca üzerime çıksa yere serilecek gibi oluyorum, bazen ilk satırın verdiği huzuru hiçbir insan veremediği gibi derin bir uyku halleri, ama sevindirici bir şey varsa, ki sen bunu istiyordun, eski yazdıklarımı yeniden gözden geçiriyorum, bazen kahkaha atarcasına bir hal bazen derin bir keder kaplıyor içimi, kime yazmış bu adam, ne kadar acı çekmiş, yazık diye mırıldanırken bazen ne şanslı bir kadın, böylesine seviliyor diyor, kıskanıyorum. Bir tanesini sana gönderiyorum, Tanrı aşkına kim bu adam…

“Ne zaman yazdığımı not almamışım, şimdi ne düşündüğümü parantez içinde söylemek istedim.”


“Rilke’yi hatırlıyor musun, (uzun zamandır Rilke okumadığımı itiraf etmeliyim) anılarına en çok sadık olan adam, şimdi düşünüyorum anılarıma ne kadar sadığım diye, (Bunu okurken, Salome’nin bir ayrılık sonrası onun için yazılan mektubu yediğini hatırladım , ne garip insanlar demek mi doğru yoksa sana yazılan bir mektubu o an’ıyı bastırmak için yemek mi) sonra peşi sıra bana anı olan şeyleri, geriye dönüp bakınca öylesine silik şeyler kalmış ki hafızamda, ad’larını hatırladığım kitaplar gibi duruyorlar, ne büyük heyecanla tutmuştum oysa, satır satır çizmiştim altlarını, üşenmeyip bir yerlere not etmiştim, yanımdan hiç ayırmamıştım, ne değişti, en çok ben,( ve değişmeye devam ediyor zavallı ben) bir yere şöyle not düşmüşüm “Yağmur yağıyor burada ve ister istemez yağmurun sesine kulak veriyorum,(Nasıl yazmışım bu satırı tamamen çocukluk) Tarkovsky’nin her şeyin bir sesi vardır ve hepsi de birbirinden ayrıdır dediğini bu yağmurla daha iyi anladım, anlamak istemediğim, yağmurun tek kişilik bir sessizliği olmadığı gerçeği. Muhakkak bir verandası ve muhakkak bir kadın sessizliği olmalı insanın, çünkü bu hayatta kadından daha güzel sessiz kalabilen bir şey görmedim ben.” (Gülüyorum burada, eminim sen de okudukça gülüyorsundur) Nerenin sessizliği, kimin sessizliği yaklaşınca, her şeyin, herkesin sesi olduğunu bilerek yazılmış bu cümleler, Meriç’in Lamia’sına olan sessizliği okuyunca, nasıl özlediğimi söyleyemediğim daha kıpırtısız sessizliğim mi? Susuyorum gün geçtikçe, sesler biriktiriyorum, sessiz harflerden sesler, aklıma gelmişken konuşmak, konmaktan gelir, iki kuş karşılıklı konar, sessizlik, konmuş yanıbaşımıza, özlem tel gibi ayaklarımızın altına seriliyor, özlem olmadan konuşmamamız bundan.”

Sevgiler.